Tiroit nodülleri genellikle herhangi bir belirti göstermeden ortaya çıkarken, bazı durumlarda boyun bölgesinde fark edilen bir şişlik, yutma güçlüğü, ses değişikliği veya boğazda baskı hissi gibi şikayetlerle kendini belli edebilmektedir. Vücudunda nodül bulunduğunu öğrenen bireylerin akıllarına ilk olarak kanser endişesi gelmektedir. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şefika Burçak Polat, bu yapılarla ilgili takip ya da ameliyat kararının; kitlenin büyüklüğü, ultrasonografik bulguları ve gerekli görüldüğünde gerçekleştirilen biyopsi neticelerine dayanarak alındığını ifade etmektedir. Uzmanlar, tek başına nodül saptanmasının kanser teşhisi anlamına gelmediğini vurgularken, kitlenin tüm özelliklerinin kişisel risk faktörleriyle birlikte ele alınması gerektiğini belirtmektedir. Bazı vakalar müdahale olmaksızın izlenirken, kimilerinde ise biyopsi veya operasyon gerekebilmektedir.
Tiroit Nodülleri İçin Hangi Belirtiler Dikkate Alınmalıdır?
Uzmanlar, söz konusu yapılar hızla büyüyorsa, nefes darlığı ya da ses kısıklığı yaratıyorsa veya muayene sırasında hareketsiz ve sert yapıda hissediliyorsa, vakit kaybetmeden bir endokrinoloji uzmanına başvurulması gerektiğini bildirmektedir. Risk değerlendirme sürecinde ilk aşamayı ultrason incelemesi oluşturmaktadır. Bu taramada kitlenin sınırları, yapısı ve ebatları detaylıca incelenmektedir. Özellikle katı yapılı kitlelerde çevre dokuya göre daha koyu görünüm, düzensiz sınırlar, küçük kireçlenme odakları, şüpheli lenf bezleri ve kapsül dışına taşma gibi malignite kuşkusu uyandıran unsurlar aranmaktadır. Ancak ultrason bulgularının tek başına kesin tanı sağlatmadığı, ileri tetkiklerin planlanmasında yol gösterici olduğu bilinmektedir.
Takip ve Biyopsi Süreçleri Nasıl İşler?
Her kitle için biyopsi yapılmasına gerek duyulmamaktadır. Ultrasonda iyi huylu veya düşük riskli izlenimi veren tiroit nodülleri, ebatlarına ve klinik duruma bağlı olarak belirli periyotlarla izlenmektedir. Kontrollerde kitlede büyüme veya form değişikliği olup olmadığına bakılmaktadır. Ultrasonda şüpheli kriterler taşıyan ve ebadı belirli bir sınırın üzerinde olan lezyonlar için ince iğne aspirasyon biyopsisi talep edilebilmektedir. Bu işlemde ince bir iğne yardımıyla hücre örneği alınarak laboratuvarda tetkik edilmektedir. Ailesinde benzer rahatsızlık öyküsü olanlar veya geçmişte baş-boyun bölgesine radyasyon alan bireylerde risk faktörleri daha yüksek seyredebilmektedir. Ayrıca çocuklarda bu kitlelerin kötü huylu çıkma ihtimali yetişkinlere kıyasla fazladır.
Kan testlerinde TSH seviyesinin düşük çıkması yani bezin fazla çalışması durumunda tiroit sintigrafisi gibi nükleer tıp yöntemlerine başvurulabilmektedir. Sintigrafi sonucunda kitlenin aktif çalışan sıcak bir yapı olduğu anlaşılırsa kanser ihtimali çok düşük olduğundan genellikle biyopsiye gerek duyulmamaktadır. Biyopsi materyalleri uluslararası Bethesda sınıflamasına göre incelenmektedir. Bethesda 2 sonucu iyi huylu yapılara işaret ederken, bu hastaların izlenmesi yeterli olabilmektedir. Ancak iyi huylu dahi olsa büyüyerek bası belirtileri yaratan lezyonlarda cerrahi ya da minimal invaziv tedavi yöntemleri gündeme gelebilmektedir. Günümüzde fonksiyonları normal olan hastalarda boyutu küçültmek amacıyla hormon kullanımı, kalp ritmi ve kemik sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri sebebiyle tavsiye edilmemektedir.
Biyopsi neticesinde şüpheli ya da kötü huylu sonuçlara ulaşılması halinde cerrahi müdahaleler ön plana çıkmaktadır. Operasyonun sınırları kitlenin niteliğine, hastalığın evresine ve boyundaki lenf bezlerinin durumuna göre planlanarak bezin bir kısmı veya tamamı çıkarılabilmektedir. Bazen hücrelerin net olarak sınıflandırılamadığı belirsiz sonuçlarla da karşılaşılabilmektedir. Böyle durumlarda testin tekrarlanması, moleküler analizler veya cerrahi seçenekler değerlendirilerek en doğru yol haritası çizilmektedir.